BEDEN KÖYÜ ANKARA VE İSTANBUL DERNEKLERİ BOLU GÖLCÜK TE BULUŞACAKLAR!
EMEK'LE SERMAYE UZLAŞMAYACAK!
NİHAYET ÖDÜL SAHİBİNİ BULDU….
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

Dünya Gıda Günü ve neden GDO?

Dünya Gıda Günü ve neden GDO?
16 Ekim, Dünya Gıda Günü. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ( FAO) bu günü dünyadaki beslenme sorunlarının tartışılması amacıyla Dünya Gıda Günü ilan etti...
18.10.2011 / 10:31


Yaşamak için en temel gereksinimimiz olan gıda, her zaman , hem siyasi hem ekonomik olarak en stratejik kavram olmaya devam edecek çünkü.Ülkemizde gıda deyince son yıllarda zaman zaman alevlenen GDO tartışmaları akla geliyor.



    


Yeni adıyla Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ( Hayvancılık tarımın içinde bir faaliyet değilmiş gibi ucube bir isim koydular) yeni GDO düzenlemeleriyle ilgili olarak internet sitesinde halkın görüşlerini sordu. Hatta bağlantı sorunları nedeniyle bir süre soramadı. Oradan ne çıkar ne çıkmaz bilinmez ama yapılacaklar değişmeyecek.


     


Birkaç yıl önce GDO larla ilgili sağlığa yararlı-zararlı tartışmalarından biraz farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalışarak kaleme aldığım ve güncelliğini koruduğuna inandığım  düşüncelerimi üç bölüm halinde okurlarla tekrar paylaşmak istiyorum.


 


1983 yılında Sayın Özal bir demokrasi anıtı gibi Anayasa Oylaması’nda yüzde 90’dan fazla evet alan askerlere rağmen anlamlı bir oy oranını yakalayarak zayıflamak için gittiği ABD den dönüşünde kurduğu partisiyle iktidara gelmişti. Tıpkı bir şekilde ABD ile temas etmiş diğer iktidar sahipleri Sayın Demirel, Menderes v.b. gibi.


Bir kalkınma havası esmeye başladı ki aslında kalkınma değil sanayileşme desek daha doğru olur. Çünkü tarıma dayalı sanayileşme değil, tarımsal kalkınma, kalkınma değildi. Tarım sektörü tukaka, işe yaramaz ve ülke sırtında kamburdu. O meşhur dolmakalem gözlerimizin içine sokularak soruluyordu:” 1 kamyon buğday satıp bir bilgisayar mı almak istersiniz, bir bilgisayar satıp 1 kamyon buğday mı almak?” O zaman sanıyorum ki bilgisayarın yenmeyen ve karın doyurmayan bir şey olduğunu dünya da yeni yeni keşfediyordu. Daha sonra uygar batı dünyası bir reklam cıngılındaki gibi “ Önce güneş, hava, su sonra bol gıda gelir.” diyecekti.


     


Ülkenin sırtında, kar etse bile devletin yaptığı her iş kamburdu ve sermayenin taraftarlığı ile yetinmeyen özelleştirme söylemi, halkın da bunu kanıksaması için daha somut verileri sağlamayı hedeflemişti. Boğaz Köprüsü’nün satılması kamuoyunu ne kadar meşgul etmişti hatırlayan var mı? Bu gün ne büyük değerler giderken ruhumuz duymuyor oysa. Hiç unutmam Zonguldak’ta maden işçileri biraz yüksek zam istemişler, Başbakan Sayın Özal da hazinenin ve devletin kamuya ait olduğunu hatırlayarak devletten çıkacak bu paranın bazı zamlarla karşılanabileceğini ve bunu halkoylamasına götürmek gerektiğini bile telaffuz etmişti. Çok uzatmayalım, özelleştirmeye çok daha somut dayanaklar arandığı sıralarda Türkiye Zirai Donatım Kurumu her nasılsa birden bire kar etmeyivermiş hemen takip eden yılarda ise artan zararları tahammül sınırını aşmaya başlamıştı. Tıpkı daha sonra arkadan gelecek Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Sümerbank v.b. gibi. Pek çok kurum gibi Atatürk’ün kurarak 1 nolu üyesi olduğu ve daha sonra pek çok şubesi kapanacak olan Tarım Kredi Kooperatifleri’ndeki kimi samimi ve idealist çalışanlarının kellelerinin alınıp siyasi kadrolaşmanın zirve yapması da bu dönemlere rast gelir. Tarımda, adı Yetim Hüsnü olarak anılan bakanın dönemleri dikkat çekicidir.


       


Sanayileşme uğruna tarım arazileri talanı hızlanmıştı. Tarım kesimin istihdam olanağı olmaksızın şehirlere göçü yeni bir pek çok sosyal olanaktan yoksun varoş-arabesk kültürü yaratmış, kentler sadece kapladıkları alan itibariyle gelişmeye başlamışlardı. Devlet mutlaka her işi yapmamalıydı, yapamazdı da. Sayın Özal’ın “işini bilen” memurları da sayıca fazlaydı. Tıpkı araştırma enstitülerinde, tarım müdürlüklerinde, üniversitelerde, Köy Hizmetlerinde, YSE ( Yol Su Elektrik) de çalışan ziraat mühendisleri gibi.


     


1980 sonrası hızlanarak devam eden süreç, krizleri, banka hortumcularını, istismar edilen milliyetçi ve dini duyguları, ekonomik ve sosyal yükünü kaldırmakta zorlandığımız Güneydoğu’nun kargaşa ortamını, her alanda karşımıza çıkan ağalık düzenini, feodaliteyi v.s. de arkasına alarak tüm altyapısı hazır bir şekilde daha önceki Avrupa Birliği ve Amerikan karşıtlığı söylemlerinden çark eden AK Parti iktidarına bu ülkeyi devretti.


    


Her şeyin ama her şeyin satılmaması için bir gerekçe kalmamıştı. Her şeyin artık ülkemiz sermayesinin hizmetine sunulması da yeterli değildi. Her şey çokuluslu sermayenin kurtarıcılığı ile düzelecekti sanki. Kime ve kaça satıldığının da önemi yoktu. Her şey satılabilirdi artık.  Hem de “Babalar gibi”.


Satılmayan hiçbir şey kalmamalıydı. Hiç ama hiçbir şey.

Etiketler:
Bu haber toplam 305 defa okundu
YAZARLAR